Eylül ayında tam 10 yıl olacak bu memlekete geleli. Kimine göre hayalerin odağı, kimine göre diyarı Bizans, bana göre ise; gurbet elden bir ÅŸehir olan İstanbula...
Alışamadım bir türlü; içi boÅŸ kalabalıklara, aceleyle koÅŸturan insanlara. İçinde ruh olmayan, hedefte sadece “geçim” olan bir topluluÄŸa...
Çok zor oldu kopmak Ankaradan. Dile kolay 36 yıl yaÅŸadığım, askerliÄŸi bile orada yaptığım ÅŸehir. Ard arda en uzun ayrı kaldığım gün sayı 15 gündür.
DüÅŸünün;
ilk nefesimi orada almışım,
İlk rengi orada görmüÅŸüm,
İlk orda konuşmuşum,
İlk orada yürümüÅŸüm, koÅŸmuÅŸum,
İlk orada düÅŸmüÅŸüm,
İlk harfi orada okumuşum
İlk orada yazmışım,
İlk ÅŸefkati orda görmüÅŸüm,
İlk acıyı orada hissetmişim,
İlk aşkım orada olmuş,
İlk sadakati orada görmüÅŸüm,
İlk ihanetle tanışmam orada olmuş,
İlk orada alın terimle kazanmışım,
İlk orada yitirmiÅŸim ne varsa Dünya’ya dair,
İlk orada tanımışım “Var” edeni, “Yok” edeni,
İlk orada “ev” olmuÅŸum,
İlk orada baba...
İlk’e dair ne varsa orada görmüÅŸüm bir çoÄŸunu vel hasıl-ı kelam...
Gurbete çıktığımın ilk aylarıydı, burnumda tütüyordu Ankara... İnternetteki arama motoruna “Ankara Radyo” yazdım. İlk paragrafta bir radyo yazıyordu “Park FM...” Tıkladım ve derinden derinden bir baÄŸlama sesi iÅŸittim. Katılmış kalmıştım öylece... Sanki çölde susuz kalmış birine uzatılan su gibi gelmiÅŸti...
Az sonra spiker konuÅŸmaya baÅŸladı. Bazen ÅŸive yapıyor, bazende diksiyon kullanarak konuÅŸuyordu ve ince ince espiriler yapıyordu. İsmide çok ilginç gelmiÅŸti bana “Reco Baba...” O gün ailece (aynı eski zamanlarda radyo dinleyen aileler gibi) oturduk bilgisayarın başına, reklamları bile hasret gözyaşıyla dinlemiÅŸtik...
Telefonla baÄŸlanıp, İstanbuldan aradığımı ve istekte bulunmak istediÄŸimi söyledim. İlk orada tanımıştım, Recep Beydurcan kardeÅŸimi, yani namı deÄŸer Reco Baba’yı... Allah razı olsun çok candan karşılamış ve istek parçamı çalmıştı...
O günden sonra benim için "Angara" ile özdeÅŸ olmuÅŸtu “Park FM.” İşyerinde internetten açtığımda herkes merakla geliyordu yanıma, Açıyordum sonuna kadar sesini...
Ankara’ya giderken YeniçaÄŸ’ dan sonra çekmeye baÅŸlıyordu ve hep o kalıyordu. Bir gün Recep kardeÅŸim programda, Ankaragücü ismi geçen diyaloglarda bulunmaya baÅŸlayınca onunda sıkı bir Ankaragüçlü olduÄŸunu anlamıştım ve o gün çözmüÅŸtüm ona olan muhabbetimi...
Forum sayfasında geçen haftalarda; “Reco Baba anonsları yaparsa nasıl olur” gibi bir soru vardı. İçimden; “Ne güzel olur, müthiÅŸ bir zekâ ürünü düÅŸünce” demiÅŸtim. Sanırım geçen EskiÅŸehir maçında uygulama yapıldı. İlk defa olmasına raÄŸmen oldukça baÅŸarılı olmuÅŸtu...
Kendisini aramayı düÅŸünüyordum, ki acı haberi okudum; “Reco Baba Rahmeti Rahmana gitti” yazıyordu çok üzüldüm. Aslında yazı yazmama konusunda aldığım bir karara raÄŸmen bu satırları yazmayı bir görev olarak düÅŸündüm...
Allah (c.c.) ailesine, Park FM çalışanlarına, arkadaÅŸlarına, tüm sevdiklerine, Ankaragüçlülere sabırlar versin. Başımız saÄŸolsun, Allah taksiratını affetsin, yerinin kolay kolay dolacağını sanmıyorum, gurbetteki Angara özlemimizi bir nebze dindiren biriydi, çok üzgünüm...
***
Bir gün bir felsefe profesörü, elinde bazı malzemelerle derse gelir.
Ders başladığında;
Hiçbir ÅŸey söylemeden, önüne büyükçe kavanozunu alır.
Sonda da kavanozu ağzına kadar tenis topları ile doldurur.
Ardından öÄŸrencilerine kavanozun dolup dolmadığını sorar…
Bütün öÄŸrenciler hep bir ağızdan dolduÄŸunu söylerler.
Bunun üzerine;
profesör önündeki kutulardan birinden aldığı çakıl taÅŸlarını, kavanoza döker.
Çakıl taÅŸları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boÅŸlukları doldurmaya baÅŸlar.
Profesör yeniden kavanozun dolup dolmadığını sorar.
ÖÄŸrenciler yine hep birlikte;
‘evet doldu’ derler.
Profesör bu defa da, masanın üzerindeki diÄŸer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaÅŸça kavanoza döker.
Tabii ki kumlar da çakıl taÅŸlarının aralarındaki boÅŸlukları doldurur.
Profesör yine aynı soruyu sorar.
ÖÄŸrenciler de yine koro halinde ‘evet doldu’ derler.
Profesör bu kez ise masanın altında hazır bekleyen iki fincan kahveyi alır.
BaÅŸlar kahveyi kavanozun içine dökmeye.
Bu kez de kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur.
Bunun üzerine öÄŸrenciler gülmeye baÅŸlar…
Ardından profesör öÄŸrencilerine nasihat etmeye baÅŸlar;
‘Bu kavanoz sizin hayatınızdır.
Tenis topları;
Hayatınızdaki önemli ÅŸeylerdir.
Yani aileniz, çocuklarınız, saÄŸlığınız, arkadaÅŸlarınız gibi.
Diğer şeyleri kaybetseniz de, bunlar hayatınızı doldurmaya yeter.
Çakıl taÅŸları ise;
Sizin için daha az önemli olan diÄŸer ÅŸeylerdir.
Yani işiniz, eviniz, arabanız gibi.
Kum ise;
diÄŸer ufak tefek ÅŸeylerdir.
ÅŸayet kavanoza önce kum doldurursanız;
Çakıl taÅŸlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz.
Aynı ÅŸey hayatımız için de geçerlidir.
Vaktinizi ve enerjinizi;
ufak tefek ÅŸeylere harcar, israf ederseniz;
Bu defa da önemli ÅŸeyler için vakit kalmayacaktır.
Dikkatinizi mutluluÄŸunuz için önemli olan ÅŸeylere çevirin.
Çocuklarınızla oynayın.
Sağlığınıza dikkat edin.
Sevdiklerinizle yemeÄŸe çıkın.
Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.
Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleÅŸtirin.
Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.
Gerisi hep kumdur…’
Bu arada bir öÄŸrenci merakla ÅŸu soruyu sorar;
‘Hocam peki, o iki fincan kahve nedir?’
Profesör gülerek cevaplan;
‘Bu soruyu bekliyordum.
Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun;
Her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır…


